24 Kasım 2014 Pazartesi

Zabah Zobayı Yakınca Zebzeyi Yiycez

İlkokul 1 ve 2. sınıftaki öğretmenimiz sınıfımızı bırakıp özel okula geçiş yaptı.
Başlarken bizi mezun edeceğine söz vermişti halbuki.
İşte ondan, paranın bu dünyadaki yerini öğrendim.

3. sınıftaki öğretmenimin uzmanlık alanı sıra dayağı idi.
Cetvel parmak uçlarımıza çatır çutur inerdi, erkekleri dövme stili ise şöyleydi:
''Bir eli ile çocuğun kulağından çekiştirirken diğer eli ile onu tokatlamak...''
Soruyu çözemezsek kafamıza kitapla vururdu. Psikopattı.
O yaşıma kadar ailemden fiske yemeyen ben, o öğretmenimden dayak yemeyi öğrendim.
Neyse sonra o da ayrıldı.



4 ve 5. sınıftaki öğretmenim sendika başkanı idi. Sınıftan çok eylemlerdeydi.
Bir defa 6 ay gelmedi. Haberlerden öğrendik, eylem sırası çıkan arbede de kolu kırılmış, Platin takmışlar, raporluydu.
İşte ondan, hakkını ararken masum çocuklarımı mağdur edebileceğimi öğrendim.
Kendince haklıydı belki de, sorgulamıyorum.

Zaten aslında Orman Mühendisi idi. Onun gibi bir çok kişi ile beraber, seçim yatırımı olarak, Bülent Ecevit zamanında çıkan bir yönetmelik ile 3 ay bir eğitim görüp öğretmen olarak atanmış.
Düşünün, odunlar üzerine bir eğitim görmüşken, birden eline her şekle girmeye müsait hamur kıvamında insancıklar verilmiş.
Hiç bir şey öğrenemedik, sobaya zoba, sebzeye zebze, sabaha zabah demek gibi şeyler dışında.

Orta okula geldik. Ve nefret suçu aslında neymiş onu öğrendim.
Sosyalci, sınıf öğretmenimiz.
Çarşaflı kadınların çarşafını cart diye yırtmak istiyorum dedi, bir gün.
İşte o gün annesi çarşaflı olan arkadaşım annesinden utanmayı öğrendi. 

Ne bileyim, sonra Fizikçi Fizikten nefret etmeyi öğretti.
Edebiyatçı memleket ayrımı yapmayı öğretti.

Hep mi kötü öğretmenlerim oldu, hayır, iyi öğretmenlerim de oldu elbet... 
Ama iyi eğitimcilerin bende yarattığı pozitif etkiler, bu bahsettiğim tarzdaki eğitimcilerin bende açtığı yaraları iyileştirecek kadar kuvvetli olamadı, çünkü sarsıntılar derindi ve yaşım küçüktü.

Hiç bir şey olamadım, bari öğretmen olayım diyen zihniyet değişmedikçe, seçim yatırımı olarak neredeyse her bölüme formasyon verilmeye devam ettikçe, 
öğretmeye kendini adamış idealist öğretmenler, çürük elmaların arasında yok olup gidecek, eğitim sistemimiz düzelmedikçe de kalkınmış ülkeler seviyesine asla çıkamayacağız...

Öğretmenliği devlete sırtını dayayıp, kolay yoldan para kazanmak olarak görenlerin değil, öğretmek ve ders anlatmaktan zevk alan, çocuklarına kendini adayan öğretmenlerimizin günü kutlu olsun.


21 Kasım 2014 Cuma

Jang Dong Gun Yeni Filmi

Jang Dong Gun hayranlığımı gerek yukarıdaki headerımdan, gerek sağ taraftaki gadgetlarimden anlayabilirsiniz.
Zaten şurada da kendisi hakkındaki itiraflarımı yapmıştım.☺☺☺
Son filmini ilk izleyenlerden olmak için, çevirisini dört gözle beklemekteydim ki,
çevrildi.

Filmin ismi: No Tears For the Dead

Postere bayıldım.


No Tears For the Dead konusu: 
Film konu itibarı ile klasik bir kiralık katil hikayesi. Kiralık katili canlandıran Jang Dong Gun hedef şaşırır ve;



küçük bir kızı öldürür. Bunun vicdan azabı ile cebelleşirken sıradaki hedefi belirlenir: Küçük kızın annesi...
Sitelerde konusundan bahsedilirken, kiralık katil hedefine aşık olacaktır gibi şeyler yazılmış ama filmde ucundan kıyısından bir aşk hikayesi yok.

Dizinin kadın başrol oyuncusu ise Kim Min Hee ki, benim yine çok sevdiğim diğer bir oyuncu Lee Sun Gyun ile Helpless filminde başrolü paylaşmıştı.

Film hakkında son olarak diyebileceklerim şunlar;
*Karanlık filmleri sevmiyorum. İzlerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız.
*Konu çok klasik ve sürprizsiz.
*Jang Dong Gun şahane bir oyuncu.
*Jang Dong Gun hayranıysanız mutlaka izleyin, tekrar hayran olun. Aksi halde illa izlenmesi gereken bir film değil.
*Filmin yönetmeni The Man From Nowhere gibi şahane bir filminde yönetmeni olan Lee Jung beom.


Blog'umda yazdığım tüm dizi ve filmleri alfabetik olarak sıraladım.
Buradan hepsine ulaşabilirsiniz.

Aktif olduğum diğer sosyal medya hesaplarım;


Yeni Dizimi Buldum: Şeref Meselesi

Dün akşam Kanal D’nin merakla beklenen ve uzun zamandır fragmanı dönen yeni dizisi “Şeref Meselesi”nin Kanyon’da yapılan galasındaydık. Hürriyet Bumerang’ın bloggerları da davet ettiği bu keyifli akşamda oyuncular ve dizi ekibiyle birlikte dizinin ilk bölümünü izledik.
Dizi enflasyonunun son bir kaç yılda iyice tırmanışa geçtiği ve adeta patlama yaşanan dizi sektöründe kendini seyirciye sevdirerek ayakta kalan yapım sayısı malumunuz çok fazla değil. Yabancı bir kaç dizi dışında dizilerle arası hoş olmayan ve televizyona vakit ayırmayan, kıl(!) bir izleyici olarak dünkü öngösterimde ne tepki vereceğimi ve diziyi nasıl bulacağımı ben de bilmiyordum açıkçası.
Önce dizinin konusundan biraz bahsedelim sonra da Şeref Meselesi’ni nasıl bulduğumu anlatayım.
Yiğit ve Emir iki kardeştir. Yiğit oldukça çekici, hovarda ve dışadönük bir gençken, kardeşi Emir abisinin aksine dış görünüşünden ziyade aklına güvenen, zeki ve başarılı biridir. Her ne kadar zıt olsalar da, birbirine bağlı bu iki kardeşin dünyaları, önce dedelerinin, ardından da babalarının ölümü ile altüst olur. Diziyle ilgili bu iki kardeşin bir süre sonra farklı yollara giderek birbirleriyle ters düşeceği ipucunu da aldık.   Yiğit’i yakışıklı oyuncu Kerem Bürsin, kardeşi Emir’i ise Şükrü Özyıldız oynuyor. Mahallenin güzel kızları ise Yasemin Allen (Sibel), Şükran Ovalı (Derya), Burcu Biricik (Kübra).
Dizi için Kerem Bürsin’in hem kilo verdiğini hem at binme dersleri aldığını öğrendik. Zeybek sahnesi içinse her iki oyuncunun rolüne özel olarak hazırlandığını ayrıca Şükrü Özyıldız’ın avukat rolü için oyuncu koçuyla çalıştığını ve Hakan Gerçek’in Savunma adlı oyununu da defalarca izlediğini de ekleyelim. Hal böyle olunca bu işin ne kadar ciddiye alındığını ve dizinin iddiasını daha iyi anlıyoruz.


Peki diziyi nasıl buldum? Öncelikle şunu belirtmeliyim ki izlediğim atmosfer çok güzeldi. Hem ekiple hem oyuncularla birlikte olmak, izlerken beraber tepki vermek ya da beraber gülmek çok keyifliydi. Öğrencilik yıllarımda ben de dizi setlerinde ve ekipler içinde bulunmuş ve küçük rollerde oynamıştım. Dün akşam sanıyorum o yılları hatırladığım için daha fazla keyif aldım.
Oyuncu kadrosunun sağlamlığı ve castın başarısı kesinlikle tartışılmaz. Başta birbirinden farklı karakterleri canlandıran iki kardeş Kerem Bürsin ve Şükrü Özyıldız olmak üzere, özellikle Şerif Erol ve Tilbe Saran muhteşemdi. Ayrıca Şükran Ovalı ve Alma Terziç’in canlandırdıkları karakterleri hem sıcak hem doğal buldum.
Sürükleyici konu, başarılı oyunculuklarla birleşince ortaya merakla ve heyecanla izlenecek bir dizi çıkmış. Hem güldüğümüz hem ağladığımız, çok yoğun, çok duygulu hem de çok keyifli bu ilk bölümden anlıyoruz ki Şeref Meselesi bu sezon ve hatta ileriki sezonlarda evimize misafir olacak.Ne de olsa kaliteli bir diziye ne zamandır hasrettik. Ben şimdiden Pazar akşamımı ayırdım bile. Siz de Pazar akşamı saat 20.00’de Kanal D’de ilk bölümü yayınlanacak Şeref Mesesi’ni kaçırmayın.
Şimdiden iyi seyirler.
Bu içerik www.denizinsarkisi.com tarafından hazırlanmıştır.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Piruze Şam'da bir Türk Gelini

Sinan Yağmur Sinan Akyüz ve Sinan Akçıl'ı karıştırıyorum.Biliyorum Sinan Akçıl farklı bir sahada ama işte....
Şöyle ki; Sinan Yağmur çok okunan yazarlardan olduğu için bir kitabını okumak ve yazar hakkında bilgi edinmek istiyordum.
Sonra Piruze kitabını duydum ama sandım ki; bu kitabın yazarı Sinan Yağmur ama aslında Sinan Akyüz imiş.
Kafanız karıştı mı? Tamam maksadım hasıl oldu, sadece benim kafamın karışık olması haksızlık olurdu.

Sonuç olarak iyi ki almışım.
Kitap gerçek bir hayat öyküsünden esinlenerek yazılmış. 
Şöyle diyebiliriz; ana ve çarpıcı olaylar gerçek hikaye ile örtüşüyor.



Piruze'nin babası diplomattır. Ülke ülke gezerken Şam'a geldiklerinde, bir Arap gencine gönlünü kaptırır ve onunla evlenip yeni bir hayatın içinde bulur kendini.
İşte biz de bu süreçte onun yaşadıklarını okuyoruz.

Piruze karakterini biraz içselleştirdim, aslında çok fazla ortak noktamız yok ama, bana bunu ne hissettirdi, bilmiyorum.
Çok çarpıcı kısımlar ve çok sinirlendiğim, tahammül edemediğim, bunu nasıl hazmedip sineye çeker dediğim olaylar vardı.
Kitabın sonu tüylerimi ürpertti. Hatta hemen birine anlatma hissi ile doldum ve annemi kobay seçtim.

Kitabın devamı da var: Piruze ve oğulları.
Onu da okuyacağım, ilk fırsatta.

Gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir kitap olduğunu söyleyebilirim. 
Tek rahatsız eden şey; yazarın şeriata karşı yüksekten atıp tutmasıydı.
Ama şeriat hakkında hiç bir şey bilmeyen, köhne zihniyetli, açıp şeriatta Allah ne emreder? hiç okumamış insanların, batılı çağdaşlarının verdiği gaz ile şeriatı tü' kaka yapmaları artık alıştığım bir şey.
Şifa diliyorum, bilmediği şeylere karşı bir kararı olan insanlara....


Kitaptan Alıntılar
Yakutları, vakitler vererek satın alabilirsin, ama vakitleri,yakutlar vererek satın alamıyorsun.

Çünkü demiştim ona,sen içimdeki boşluksun.Bu boşluğu doldurmaya yetmiyorsun.

Artık ben kırık bir aynadan başka bir şey değildim.Sanki her parçam, kendi hayatını yaşamaya gitmişti.Tabii ki aldığım bu darbelerin etkisiyle ölmedim; ama ayrı ayrı benlere bölündüm.

Kavunun, karpuzun tadını almak için kesmek,bir insanı tanımak için de onunla aynı yastığa baş koymak gerekiyormuş.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Erkekler kimlere karşı kibar davranıyorlar?

Kıbrıs'ta herkesin arabası olduğu için toplu ulaşım araçları yok.
Evet! Neredeyse herkesin arabası var.

Toplu ulaşım olmadığı için de, her üniversitenin belli saatlerde düzenli olarak kalkan otobüsleri var.
Otobüsteki tüm yolcular öğrenci olunca tabii ki bana sosyolojik çıkarımlar yapmak düşüyor ve bayılıyorum.
Bol malzemeli otobüs yolculuklarım hakkında ilk diyeceğim şey şudur ki;
şoförden sonra otobüsteki en yaşlı kişiyim.
Net!
Tartışmasız!
Hadi aralarından bazıları okula geç başlayıp bir de uzatmalara kalmış olsa, vakıf üniversitesi olduğunu ve yıllık ücreti düşündüğümüzde bunu göze alan kimse yüksek ihtimal zengin çocuğu değimiz sosyo-ekonomik kısma dahil olur ki, onlar da zaten okula araba ile gidip geliyor.


Kaldı ki, kampüse girdiğiniz andan itibaren üniversiteye değil de lüks araba galerisine girmiş gibi bir hisse kapılıyorsunuz.
Hummer'lardan falan bahsediyorum. 

Otobüsteki en yaşlı kişi olunca pek ayakta kalmıyorum, sağ olsunlar, gençler yer veriyorlar, bu da gözlem yapmam için rahat bir çalışma ortamı sağlıyor.
Tamam abartıyorum o kadar yaşlı değilim.

Geçen gün otobüste şahit olduğum olay da bana şu sosyolojik çıkarımı yapma şansı verdi;
''Erkeklerin size kibar davranmasının, sizin ne kadar güzel olduğunuzla orantılı olduğu bi' dünyada yaşıyoruz.''

Olay şöyle gelişti:
Durakta otobüs durdu. Birkaç kişi indi, birkaç kişi bindi.
En son binen ve hani benim bile Allah ne güzel yaratmış diye hayranlıkla baktığım bir genç kız ayakta kaldı ve o sırada 4 erkek birden kalkmasın mı? Yiğit ve centilmen erkek topluluğu el pençe divan kızımıza yer vermek istedi.
Kızımız en yakın olan koltuğa oturdu, teşekkür etti.

Bir kaç durak sonra yine aynen inen oldu, binen oldu.
Bir kızcağız ama bir kucak kadar. Cılız, kara kuru, kıvırcık saçlı. O kadar küçük gösteriyor ki, liseye bile gitmiyor dersiniz.
Kızımız ayakta. Otobüs sağa sola döndükçe, fren yaptıkça, oradan oraya savruluyor.
Biraz önce 4'ü birden kalktı dediğim centilmen erkeklerden hiç biri oralı olmadı, kız bir ara ayakta durmaya çalışırken onlardan birinin bacağına çarptı da, çarptığı kişi düzgün dur, ne bacağıma dokunuyorsun bakışı attı, inanın.

Bunun gibi bir çok olaya şahit oldum, oluyoruz.
Kendim adıma da konuşup, öz eleştiri yapmam gerekirse benimde güzel bir adama yada güzel bir kadına karşı tahammül sınırım çok yüksek.
Bende bu düzenin bir parçasıyım işte, aksini iddia edemiyorum maalesef.

Ya sevgili okuyucu!
Çirkinseniz ölün tamam mı? Bu dünya size uygun bir yer değil. 

Not:Fotoğraftaki kız da çirkin olduğu için kasten öldürülmek istenmiş olabilir bilmiyorum. :)


15 Kasım 2014 Cumartesi

First Love bir tayland filmi...

İzlenecek Tayland filmleri listemde First Love vardı.
Epey övülmüş ve tavsiye edilmişti.
-miş'li geçmiş zaman eki kullandığımdan yola çıkarak film hakkındaki görüşlerim hakkında ipucu edinmiş olmalısınız.



Dizinin konusu adı ile aynı.
Orta okuldaki çirkin kızımız okulun en yakışıklısına abayı yakar. Ve şirinliği ile de onun dikkatini çekmeyi de başarır.

İlk aşk temalı bu filmi lise yada ortaokulda izleseydim yada en azından liseden yeni çıkmış olsa idim sevebilirdim sanırım.
Ama 27'ye son 3 ay kala bana çok çocukça geldi.
Sonu fazla zorlamaydı. Sonra kızlar çok çirkindi, dayanılmaz derecede hemde.

Ben daha başlamadan Tayland filmlerinden soğudum size onu söyleyebilirim. Ama bu kadar çok seven kimse varken belki de ben yanlış bir zamanda izledim ya da yanlış bir yaşta...

Blog'umda yazdığım tüm dizi ve filmleri alfabetik olarak sıraladım.
Buradan hepsine ulaşabilirsiniz.

Aktif olduğum diğer sosyal medya hesaplarım;










14 Kasım 2014 Cuma

Son Sözüm

Denk gelirse eğer, ünlülerin son sözlerini okumayı severim. Hem hayat dersi taşır nitelikte olduğu için,hemde ve en çok magazin sevdiğim için.
Her pazar akşamı Televole izleyerek büyümüş bir çocuktan ne bekliyorsunuz? ☺☺


Bu sözleri okurken zaman zaman düşünürüm;
-Benim son sözüm ne olacak?

Bilgece sözler edemem. Ama sanırım son anda ilk aklıma gelen annem olur, ve derim ki;
-Annem size emanet, oralara gidip harem kuracağım kendime, söyleyin bunları, üzülmesine gerek yok.☺☺☺

Neden gülüyorsunuz ki? İşte benden çıkacak son söz ancak bu kadar olur. Hahhaha...



Böyle cıvık sözler sarf ettiğime bakmayın, ölüm anından çok korktuğum için son sözümü söyleyecek kadar zamanım olacak mı?, ve ya yanımda son sözümü duyacak güzel insanlar olacak mı?, diye düşünmekten kendimi alamam.
O yüzden de Allah'ım ölüm anında son sözlerim kelime-i şehadet olsun diye içimden geçiririm.

Peki milletiniz sizi idam ederken böyle asilce bir son söz sarf edebilir miydiniz?
Hiç küskün değilim. Hiçbir kırgınlığım yok. - Adnan Menderes
Ya da sizin son sözünüz ne olurdu?

Not: Sizden şahane ve zeka dolu son sözler bekliyorum.
Çünkü her zaman yazılarımı sizin tam 12'den isabet eden yorumlarınız tamamlıyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...