1 Eylül 2014 Pazartesi

Kurbağa Öpülürken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Negronun kaymaklı tarafını seviyorsanız; bisküvisini,
bisküvisini seviyorsanız, kaymaklı tarafını seven birini bulursanız öpebilirsiniz, belki prense dönüşür.

Çok kitap okuyan, ama şöyle Japonlar gibi metro, otobüs vs. tüm müsait alanlarda yanından kitabını ayırmayan bir kurbağa bulursanız öpün. Büyük ihtimal prens odur.

Ayranınızı açacak birini bulursanız durmayın öpün, alüminyumu kaldırırken sıçrama ihtimalini göze alan biri, bulunmaz bir kahramandır, belki prense dönüşür.



Evliliği aydınlanma amacı gibi gören, namaz ve bilumum dine dönüş faaliyetlerine evlilik ile start vereceğini, ve bunun içinde evleneceği kadından kuvvet alacağını söyleyen birine denk gelirseniz;
genel gözlemlerimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki;
bu tip insanlar ya vırak demeye devam ediyor ya da Allah...
Bu tamamen sizin şansınıza kalmış. Başka bir deyişle hayatınız üzerine bir loto oynamış olacaksınız.

Sadece namaz kılması yetmez, sorun;
askerde bile, zor şartlara rağmen namazını bırakmadı ise öpün, prense dönüşmese de olur. Öyle bir kurbağa ile bir ömür bir gün gibi geçer. Bana güvenin, alın götürün.

Çok güzel sesi olan, şahane Kuran-ı Kerim okuyan birini bulursanız; öpün, belki tutmaz, üç beş defa tekrar tekrar öpün. Hatta sağdan soldan gelenlere de bir denetin, onlarda öpsünler.
Olmadı estetik operasyon bile düşünebilirsiniz, tam bir prens gibi görünmese de bu şart mevcut olduğunda bulduğunuz ile yetinin.

Naif, hassas ince düşünceli, kadın ruhundan anlayan, sahiplenen, mert, kendinden emin birini bulursanız;
yok olmadı bunu bulamazsınız zaten. Henüz üretilmedi. Japonlardan bir atılım bekliyoruz.

Kötü haber: ''Bir de böyle; aşağıdaki resimdeki gibi, nankör kurbağalar ile karşılaşma ihtimaliniz var.''


Tüm bunlar yetmezmiş gibi, ''100 kurbağadan sadece 60'ı erkek.''
Bundan sonra şansınızla baş başasınız.

Not: Bu yazı Beyaz Atlı Prensim gelmediyse, bende Kurbağa Prensimi ararım ne olmuş yani diyen tüm Hacıfışfışlara ithaf edilmiştir.

Bu da bana not: Tek sevdiğin meyve olduğu için iyi karpuz seçen bir kurbağaya ihtiyacın var, unutma bu hayati bir mesele. :)


Hacıfışfış bildirdi...







Diğer Hacıfışfış Hikayeleri:
Evde Kalmış Kız
Evde Kalmış Kız Part2
Ozon sıçramış tişört hüznü
El alem ne der?
Haşemanın Dayanılmaz Cazibesi
Herkes Kahveye Çağırılmaz!
Misafir Tipleri
Karısını Bekleyen Adam





29 Ağustos 2014 Cuma

Miss Granny Kore Filmi

Bu bahsedeceğim filmi izlerken hissettiklerimi şöyle anlatabilirim size:
''Ah! ne eğlenceli, keşke benim başıma da gelse, Blog'uma bir an önce yazayım da herkes izlesin''

Filmin ismi: Miss Granny



Miss Granny filminin aslında klişe bir konusu var.
Ve zaten bende klişeler sevdalısı olduğum için bu filmi çok sevdim.
Film; yaşlı bir kadının, başına doğaüstü bir olayın gelmesi ile gençleşmesini anlatıyor.
Bunu söyledikten sonra eğlencesi bozulmasın diye filmden daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Konu kafanızda şekillenmiştir zaten diye düşünüyorum.

Film hakkında referans isterseniz yazarları;  Love 911 ve The Perfect Couple gibi şahane iki filminde senaristi olan  Dong HeeSun ve Hwang Dong Hyuk.

Filmin diğer bir artısı, başrol kızımız Shim Eun Kyum'un seslendirdiği o güzel şarkılar.
Aslında ost'lerdan çok fazla bahsetmem biliyorsunuz ama filmi izlerken ''yanlızlık yağmuru yağıyor'' diye sözleri olan Raindrop isimli şu şarkıyı dinlerken aklınıza ben gelmeliyim.
Nefis bir parça.



Sonra... Filmdeki erkek oyunculardan birisi de; Nine Travel Times ve I need Romance 2012'de kırış kırış gülüşüne bayıldığımız Lee Jin Wook.



Filmin sürprizi ise çok az bir rolü olmasına rağmen Kim Soo Hyun.
Bir görünüp bir kaybolsa da onu görmek çok hoştu.



E daha ne diyeyim? İyi seyirler...
Yanlış meslek seçmişim, pazarlamacı olmalı idim değil mi?

Not: Keşke 30 olsam diye aynı tarzda bir Amerikan filmi vardı mesela ki, onu da çok severim.

Blog'umda yazdığım tüm dizi ve filmleri alfabetik olarak sıraladım.
Buradan hepsine ulaşabilirsiniz.

Aktif olduğum diğer sosyal medya hesaplarım;



27 Ağustos 2014 Çarşamba

Anılarımı biriktirmeyi severdim, bu derde düşmeden önce...

Kimi görsem unutkanlığından dem vuruyor.
Bazısının ben gibi, b12 eksikliği var.
Bazısı yine ben gibi, bunu yaşlanmaya bağlıyor.
Hele bazısı da var ki, unutkan olduğunu kabullenmiyor, hayır ben yapmıştım, ben söylemiştim diye savunmaya geçiyor.
Son kısım bazısını, yaşı ilerleyen ebeveynlerimiz oluşturuyor, aman aramızda kalsın.☺

Yediğimiz içtiğimizden mi, Gdo'dan mı, havadan sudan mı emin değilim, bu konu ile İbrahim Saraçoğlu ile Canan Karatay ilgileniyor.
Ama şunu biliyorum ki, dedem ve o jenerasyon insanlar, unutmak nedir bilmiyorlar.
Hele dedemin; sene 1956, ben falan yerdeyim, üzerimde falanca elbisem var, saat şu, diye başladığı konuşmalar var ki, inanın bazen ciddiyetinden şüphe ediyorum. Bu kadar ince ince nasıl dokumuş beynine, nasıl hatırlıyor?, anlamakta güçlük çekiyorum.



Mesela bana, 6 yıl önce, tamda dün (25 Ağustos) birisi demiş ki;
''9 yaşındaki bir çocuk kadar sevimlisin.''

Dedesine çekmiş diye bir düşünce aldıysa sizi, beyhude!
Çünkü bir defterimin kenarına not etmişim, o yüzden tarihi ile hatırlıyorum.
Yazmasam tarihi değil, denileni bile hatırlamayacağımdan şüphe etmiyorum.

Çok zeki olduğumu sandığım o zamanlar düşünmüşüm ki, bana bunu diyeni hatırlarım. 
Hatırlayamıyorum. Dııttt... Aradığınız bilgiye şu an ulaşılamıyor.
Kimin dediği önemli değil, gerçi denilen şeyinde bir önemi yok ama işte böyle, bazen, anıları unutmak insana üzüntü veriyor.

Kamu spotu: b12'nizi ölçtürmeyi ihmal etmeyin.









26 Ağustos 2014 Salı

Küflü ilişkiler

Bir gün tüm arkadaşlarımı kaybedersem, sebebi mesajlaşma hadisesinin beni attığı kör çukura düşmek olacak.
Uzun uzun, zikirsiz fikirsiz havadan sudan mesajlaşmayı sevmiyorum.
Msn'yi de sevmez, çevrim dışı gözükmeye özen gösterirdim.
Boş konuşup, lak lak etmeyi, geyik yapmayı elbette bende çok seviyorum, her kadın kadar.
Ama iş yazışmaya gelince -yakın arkadaşlarım haricinde- boş sohbet en sevmediğim şey!
Hele ki, canı sıkılıp, sıkıntılarını anlatacak birileri arayıp beni gözüne kestirenlerin mesajları kabusum.

-Nasılsın?
-İyiyim.
-Sen?
-Bende.
-Ne yapıyorsun?
-Oturuyorum.
-Sen ne yapıyorsun?
-Tv izliyorum.
-Daha daha ne yapıyorsun?
-Başımı kaşıyorum.
-Sen ne yapıyorsun?
-Bende...

Yukarıdaki diyalog gerçek bir mesajlaşmadan alıntıdır...

Arkadaşlıklarım çok eski. Küflü hatta. Bu sebepten dolayı, aslına bakarsanız artık onlarla da yazışacak mevzumuz kalmadı.
İlişkilerimiz rutine bindi. Yıllar süren evliliklerin hazin sonu gibi bizim ilişkilerimiz.
Konuşmadan oturup birbirimizi anlayabiliyoruz.
Burada, Kıbrıs'ta edindiğim yeni arkadaşlarım ile de, yüz yüze zaten uzun vakitler geçiriyor ve muhabbeti tüketiyoruz. Çünkü burada yapabileceğiniz tek sosyal aktivite bir yere oturup dedikodu etmek.



Bu durumla ilgili en büyük sıkıntı şurada patlak veriyor.
Ben karşımda kanlı canlı birileri varken telefonum ile uğraşmayı sevmiyorum. Tüm enerjimi ve dikkatimi karşımdakine çevirmek istiyorum.
Eğer evde değilsem ki, genelde değilim, çevremde insanlar varken, sohbet muhabbet ederken telefonumla ilgilenmek çok ayıp geliyor. Böyle yapan insanlardan da hiç hazzetmiyor, arada da illa iğneliyorum. 

Yanlış mı düşünüyorum, siz ne diyorsunuz bu konuda?


Küf kokulu hatun bildirdi.











25 Ağustos 2014 Pazartesi

Altın Chris Cleave Okur Yorumları

Chris Cleave'in bundan önce iki kitabını daha okumuştum:
Küçük Arı ve Kundakçı.

Küçük Arı'yı çok sevmiş, Kundakçı ise üzerimde aynı etkiyi bırakmamıştı.
Sonra bu kitabını görünce biraz tereddüt ederek de olsa aldım.
Kitabın ismi:Altın


Konusuna değinmem gerekirse;
iki bisikletçi kadın ve bir erkek bisikletçi ana karakterleri oluşturuyor.
Üçü de olimpiyatlara hazırlanan bu profesyonel bisikletçilerin içinde bulunduğu bir aşk üçgeni var.
Sonra birde kızları var. ''Sophie''
Sophie ise lösemi ve kanserle boğuşuyor.


Bir kere lösemiye değinilmesi, bunun üzerinden kalplere dokunup acıtasyon yapılması çok klişe. 
Geçişler çok sırıtıp, yazarın hastalık üzerinden prim yapmaya çalışması çok belli oluyor.
Bunun yanı sıra kitap çok ağır ilerliyor. Sayfalarca yarış hazırlığı, 3 dakika sürecek yarışın 10 sayfada anlatıldığı kısımlar mevcut.

Ana karakter olan Kate ise bir fedakarlık yapıyor, ama öyle bir şey ki;
bir insan bunu kabullenip yapamaz diye düşünüp akla mantığa sığdıramıyorsunuz.

Sonuç olarak Chris Cleave 3. kitabı ile başarı skalasını iyice düşürmüş.
Hani acaba bir kitaplık bir yazar mıydı?, diye düşünmekten kendimi alamadım.
Bunlar benim düşüncelerim tabii.
Belki aranızdan okuyup benim gibi düşünmeyenler de vardır...

Not:Fotoğraflar Instagram hesabımdan alınmıştır. :)




23 Ağustos 2014 Cumartesi

Love Clinique - Tone-Deaf Clinic Kore Filmi

Bir filmin başrollerinde Yoon Sang Hyun ve Choi Jin Hyuk olursa o film izlenmeli değil mi?

Filmin ismi Love Clinique - ToneDeaf Clinic 



Love Clinique konusu: Ton sağırlığı olan kızımız sevdiği adamın önünde bir söz vermiştir:
Arkadaşlarının düğünlerinde onlara sola bir parça okuyacaktır.
Amacı sevdiği adamı etkileyebilmektir ama 1 ay içinde sesini eğitmesi gerekmektedir.

Kızımızın sevdiği adam rolünü;
The Heirs,
Emegency Couple ve Fated of Love You dizilerinden tanıdığımız Choi Jin Hyuk üstleniyor.

Ses eğitmeni rolünde ise;
Can't Lose, 
I Hear Your Voice gibi dizilerden tanıdığımız, ama Oska ismi ile zihinlerimize yerleşen Yoon Sang Hyun var.

Yazının başında bahsettiğim gibi başrollere olan ilgimden dolayı çok yüksek beklentiler içine girmeden başladım.
Beklentilerim doğrultusunda gelişen bir film oldu.
Tek düze devam edip sonunda yükselen bir senaryosu var.
Sıkıcı değil ama, mutlaka izlenmesi gereken bir romantik komedi de değil.

Son olarak birde filmden bir başını omuzuna yaslamak  karesi koyup bitirmeliyim.




Blog'umda yazdığım tüm dizi ve filmleri alfabetik olarak sıraladım.
Buradan hepsine ulaşabilirsiniz.

Aktif olduğum diğer sosyal medya hesaplarım;

22 Ağustos 2014 Cuma

Kim Hyun Joong ve Estetikleri-Birde Filiz Akın var tabii.

Sevdiklerimin kusurunu görmeme zaafım yüzünden aylarca Kim Hyun Joong ne yedi, ne içti de böyle değişik ve erkeksi bir hal aldı diye düşündüm.
Benim beğendiğim adam şöyle biriydi;


Çok şeker, sempatik ve karizmatik değil mi?
Sonra karşımıza şöyle çıktı.


Panik yapmayın, aynı adam cidden! :)
Aklıma estetik yaptıracağı hiç gelmedi, çünkü bu adamın estetiklik bir durumu yoktu ki!
Kim gaza getirdi, bu kötülüğü ona kim yaptı bilmiyorum. Bence büyük düşmanları var.
İki kere göz kapağı ameliyatı, kulak burun ve çene ameliyatı olmuş.
Tabiri caizse kendisini iyice yontturmuş.
Ruh hastası!
İşin en komik yanı; benim bunca estetiği anlamayıp, gayet safiyane mucizevi yiyecek ve içecek arayışına girmiş olmam.



Benim gibi tutkulu bir fanı ve ameliyat için harcadığı onca parayı kaybetti ve beni estetiği ile şoka sokan 2. kişi olarak tarihe geçti.

Birincisi kimdi?, diye soranlar olursa o da Filiz Akın'dır.


Birde Ajda Pekkan için estetik harikası diyorlar halbuki bu sıfatı hak eden Filiz Akın'ın ta kendisi!

Not:Filiz Akın'ın estetiğini ilk duyduğumda verdiğim tepki: 
-Hadi be! O zaman estetik mi varmış, şeklinde olmuştu.
Sonra Ayşe Arman ile röportajını okudum.
Röportajında bu estetikten sonra meşhur olduğunu erkeklerin ilgisini çekmeye başladığını anlatıyor.




Blog'umda yazdığım tüm dizi ve filmleri alfabetik olarak sıraladım.
Buradan hepsine ulaşabilirsiniz.

Aktif olduğum diğer sosyal medya hesaplarım;
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...